Kırık Testi

Bamteli - Usûl, Üslup ve İmtihan

2910 kez izlendi

Detay Yorum Facebook
Embed
Paylaş
-Kendi değerlerimizi başkalarına arz ederken usûl ve üslup meselelerine çok dikkat etmeliyiz. Usûl kelimesi, temel, esas, kök, mebde' ve hakikat manalarına gelen “asl” sözcüğünün çoğuludur. İnsanca yaşama hedefine ulaşmak için vaz edilen kanun, kural ve disiplinlere de usûl denir. Tefsir, hadis, fıkıh gibi her ilim dalının kendine has usûlü vardır. Mesela; lügat manası itibarıyla “dinin asıl kâideleri, temel disiplinleri” demek olan “Usûlüddîn”; Kitap, Sünnet ve bu iki ana esasa bağlı selef-i salihînin mütâlaaları çerçevesindeki inanç sisteminin adıdır. Dünden bugüne “Usûlüddîn” sözüyle genellikle Cenab-ı Hakk’ın zât ve sıfatlarından, nübüvvet ve itikada ait meselelerden İslâmî esaslar dairesinde bahseden “kelam ilmi” kastedilegelmiştir ki aslında o Usûlüddîn’in bir yanını teşkil eder. Nitekim, ilk dönemlerde “isimsiz müsemma” şeklinde daha sonraki devirlerde de sistemli olarak ortaya konan İslam akâidi ile alâkalı esasların bütünü hakkında “Usûlüddîn” unvanı kullanılmaktadır. Üslup ise, tarz, metod ve tertip demektir; muhatabın durumuna göre en tesirli anlatış şeklini belirlemenin ve hakikatleri belli bir nizam çerçevesinde dile getirmenin adıdır. Evet, çok farklı tabiatlardaki insanlara hak ve hakikatleri anlatmanın da mutlaka bir üslubu olmalıdır. Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz. Bu itibarla, usulün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlüllah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki maksadın aksiyle tokat yenmesin. (00:43)

-Kırklareli’nde vazife yaparken Fırıncı Ahmet Efendi’den bir hikâye dinlemiştim: Yemeği ağzınıza götürdüğünüzde parmaklarınızı bile yiyebileceğiniz kadar enfes yemekler yapan bir aşçı varmış. Fakat bu aşçı hayatında hiç servis yapmamış. Bir gün garson gelmediği için servis yapma vazifesi ona düşmüş. O da ellerini arkasına koyup “Arkadaş, ün görmüşüm, gün görmüşüm; baştan gelsin baklava!” demiş. Bir hikâye olsa da, bu kıssanın bize ifade ettiği çok mânâ var. Evet, sizin sunduğunuz baklava gibi leziz bir yiyecek olabilir ve siz o baklavayı gönlünüzden kopup gelen bir insanlık ve iyi niyetle sunabilirsiniz. Ancak her şeyin bir sırası bulunduğunu ve karşınızdaki insanların belli alışkanlıklarının olduğunu asla unutmamalısınız. Söylediklerinizin ve yaptıklarınızın zamanlamasını ayarlamanız, önce muhataplarınızı tanıyıp onların neş’et ettikleri kültür ortamlarını nazar-ı itibara almanız bu açıdan çok önemlidir. İşte işin önünü-sonunu hesap etme, meseleleri arka planıyla görme, onlara mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakma ve mebdeden müntehaya hep tenasüb-i illiyet prensibine göre hareket etme “basiret” dediğimiz âlî vasfa ait hususlardandır. (04:27)

-Hazreti Ali’nin (bazı kaynaklara göre de İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin) “Dehriyyûn” denilen ve her şeyin zamanla olup bittiğini, âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmayan münkir, imansız fırkaya karşı söylediği sözler, basit bir ifade içinde yüksek bir mantığın seslendirilmesine ne güzel örnektir: “Siz diyorsunuz ki Cennet yok, öbür âlem yok, ebedî saadet yok; ben de diyorum ki, bu inkâr ettiklerinizin hepsi var. Şimdi iş benim dediğim gibi ise, siz ne kaybettiğinizin farkında mısınız? Farz edelim ki; sizin dediğiniz doğru olsun. Ben ne kaybederim ki! Sadece hayatımı disiplin içinde geçirmiş olurum.” (09:08)

-İman ve Kur’ân yolunda her hizmet, makbul ve merguptur. Biz de hepsini alkışlama mecburiyetindeyiz. Ancak fert olarak hangi hizmeti daha çok beğeniyorsak, bütün himmetimizi o hizmet istikametinde sarf etmemiz icap eder. Bu da inanan insanların basiret ve idrakine bırakılmış bir durumdur. İnsan, araştırıp yolun sâlimini bulmalı ve gönül verdiği yol eğer doğru ve isabetli ise, bütün himmetini onun etrafında yoğunlaştırmalıdır. Şayet kuşku ve tereddüdü varsa, yeni bir araştırmaya girmeli, hakikate daha süratli götüren yolu bulmalı ve o yolda devam etmelidir. Çünkü hakkın hatırı âlîdir. Tecrübelerimizle, hakikaten kırılmayan, bozulmayan ve insanımızın ümidini alıp götürmeyen bir hizmet yolu buldu isek onu değerlendirip o yolda yürümek en isabetli olanıdır. En doğru, en güzel ve en isabetli yolu bulduğumuza inanıyorsak, o yola intisap etme ve bütün himmetimizi bunun etrafında teksif etme mecburiyetindeyiz. Diğer türlü, himmetin teşettütünden (dağılmasından), işleri geciktirmiş, aksatmış ve belki çok defa etrafımızdakileri bir kısım zanlara sevk etmiş olabiliriz. Bütün bu hakikatlerle beraber, diğer meslek ve meşrepleri tercih eden insanlara da sevgi, alâka ve hürmetle bakmak; “Ali Efendi Hazretleri, Veli Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretleri, Sami Efendi Hazretleri -elhak bu türlü sıfatlarla tavsif edilmeyi hak etmiştir bu insanlar- demek, takdirle yâd ederek gönül kapılarını açık tutmak ve herkesin ille de kendi çizgimizde yürümesini beklememek de çok önemli esaslardır. (13:40)

-Askere gitmeden önceki dönemde âmir memur münasebeti ölçüsünde beraber çalıştığımız birisi vardı. O, Şafiî mezhebinden idi. Onunla konuşurken söylediklerimin doğruluğuna gönülden inanarak ona Hazreti İmam Şafiî’yi anlatırdım. Mesela şu hususları dile getirirdim: İmam Şafiî’nin hemoroit gibi çok ciddî rahatsızlıkları vardı; ama bu rahatsızlıklar onu hiç şekvaya sürükleyememiş ve onun pek çok alanda bir uzman olmasına mâni olmamıştı/olamamıştı; 54-55 yaşlarında vefat etmişti. Hazreti kritik edip hayatını ve biyografisini yazanlar, onun kendi çağında fıkhı iyi bilenlerden birisi olduğu gibi aynı zamanda hadisi de en iyi bilenler arasında bulunduğunu, bunun yanında çok iyi bir tabip ve en iyi şairlerden biri olduğunu söylerler. Hatta müstakil bir divanı da vardır. O, “Eğer şiir ulemâya layık olsaydı ben Lebid’den daha iyi bir şair olurdum. Fakat o derece meşgul olmadım.” derdi. Gazze’de son dakikalarını yaşarken şunları söylemişti:

“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.” Ben Hazreti İmam Şafi’yi böyle anlatınca, Şafiî olan o zat, “Yoo, sen Ebu Hanife’yi öyle görmezlikten gelemezsin, fıkhın babası o…” derdi. Zannediyorum, meseleleri bu üslupla ortaya koymak lazımdır ki, insanlar tepkilere itilmiş olmasın. Aksi halde, üslup hataları usûlü de temelinden yıkar. (17:49)

-Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den öğrendğimiz şu dua kendi aklımıza, mantığımıza, gücümüze, kuvvetimize, irade ve ihtiyarımıza güvenmememiz gerektiğini ve Cenâb-ı Allah'ın himayesini talep etmemizin lüzumunu ne de güzel ifade eder:

her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm, rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!” (22:30)

-Usûl ve üslup hataları çok zararlı olduğu gibi, bir şekilde o türlü yanlışlıklara düşüldükten sonra atf-ı cürümlere girilmesi ve insanların birbirlerini suçlamaları ondan daha büyük ve muzır bir yanlışlıktır. Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülahaza, kadere taş atmamıza mani olur; üslup itibarıyla, -hâşâ ve kella- Allah’a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Aksi halde, -hafizanallah- “Falan şunu yaptı, filan şöyle davrandı!..” diyerek sürekli atf-ı cürümlerde bulunmaktan ve etrafta mücrim aramaktan kurtulamayız. Ya da “Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?” demek suretiyle ilahî icraatı ve kaderi tenkit etme küstahlığına düşmekten âzâde kalamayız. Bir kere daha hatırlatmakta fayda mülahaza ediyorum: Uhud Muharebesi öncesinde Hazreti Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) savaş stratejisi konusunda ashabını toplayıp istişare etmişti. Şahsî fikrine göre, şehir dışına çıkmak yerine Medine’de kalarak savunma harbi yapılmalıydı. Şehrin dışına çıkıp meydan muharebesi yapma taraftarları fazla olunca onların fikrine uyup Uhud’a çıktı. Okçular tepesinde nöbet bekleyenlerin içtihat hatalarının da tesiriyle harb yetmiş küsur sahabenin şehit olmasıyla neticelendi. Hemen bu savaş akabinde nazil olan ve her şeye rağmen meşvereti emreden Âl-i İmran Sûresi’nin 159. ayet-i kerimesi atf-ı cürümlere girmeme adına inananlara bir üslup öğretmektedir:


“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever” (Al-i İmran, 3/159) (24:42)

Soru: “Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz, sizi bazen şerle, bazen de hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza döndürülürsünüz.” (Enbiyâ, 21/35) mealindeki ayet-i kerimede vurgulanan “hayırla imtihan” nasıl anlaşılmalıdır? İnsanların en çok kaybettiği imtihan şekli şerle olan mıdır hayırla olan mı? (30:30)

-İnsan hakikat noktasında her an ölümü tatmakta ve çeşitli ölümlere şahit olmaktadır. Hücrelerin sürekli yenilenmesi bir ölüm ve diriliş olduğu gibi, uyku da bir nevi ölümdür. Enbiyâ Sûresi’nin 35. ayetindeki kelimelerin hususiyetlerine bakılırsa, insanın ölümü her an tatmakta olduğu hakikatine de işaret edildiği görülecektir:



-Fitneye; deneme, test etme, potadan geçirme, hası hamdan, altını taştan-topraktan ayırma denebileceği gibi, kargaşa çıkarma, bozgunculuk yapma, herc ü merce sebebiyet verme ve insanları birbirine düşürmeye de fitne denegelmiştir. Ayrıca, bizim için bazen bir risk de ifade eden bedenî ve cismanî yanlarımızın ve mal-mülk, evlâd ü iyal, sıhhat, afiyet, gençlik, makam, mansıp türü şeylerin yanında, fakr u zaruret, hastalık, yaşlılık halleri; günahlara açık ortamda bulunma, nefs-i emmârenin güdümünde olma, insî-cinnî şeytanların tuzağına düşme; ehl-i küfür ve ehl-i ilhadın zulüm, işkence ve baskılarına maruz kalma; değişik dayatmalarla dine-diyanete aykırı şeylere zorlanma; Müslümanca yaşamadan ötürü mahkemelerde sürünme, zindanlara atılma, sürgünlere gönderilme; yakınlarının, hususiyle de kendi evlatlarının inanç ve düşünce istikametini bozacak cereyanlar karşısında sağlam durup duramama; münafık gürûhun farklı yollarla milletin birlik ve beraberliğini bozma gayretlerine karşı dayanma... evet, bunların hemen hepsi de birer fitnedir ve bu fitnelerin bazıları, Kur’ân’ın ifadesiyle, insan öldürmeden daha büyük bir cinayettir. Aslında Kur’ân-ı Kerîm “İmtihan olarak sizi hayırla da şerle de deneriz” (Enbiya sûresi, 21/35) buyurarak bize fitnenin çeşitliliğini hatırlatır ve yürüdüğümüz yolun ulü’l-azmâne bir metanet istediğine dikkatlerimizi çeker. (33:28)

-Soruya mevzu yeşkil eden ayet-i kerimedeki “ وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ- Sonunda (oraya buraya, şuna buna, başka kılığa kıyafete değil sadece) Bize döndürüleceksiniz” ifadesi, ahiret ve haşir mevzularında itikat problemi olanlara da bir cevap sayılır: Reenkarnasyon (tenasüh: ruhun, bedenin ölümünden sonra yeni bir cesede bürünerek yeryüzüne tekrar geri dönmesi) yok.. başka bir canlıya dönüşme yok.. ölüp ademe mahkum olma yok.. çürüyüp toprağa karışma ve öylece kalma yok… “Bize döndürüleceksiniz.” (34:35)

-Allah’ın ihsan buyurduğu nimetler, lütuflar sayılamayacak kadar çoktur; çoktur ama ülfet ve ünsiyet kucağında büyüyen, gelişen ve cismaniyetine takılıp kalan insanoğlu, bunların kadr ü kıymetini ancak elinden gittikten sonra anlar. Oysa ki esas olan, o nimetlerin varlığında kıymetlerini anlama; anlayıp bir şükür fabrikası gibi, bütün fakültelerle Allah’a yönelmedir. Onlar çeşitli hikmetlere mebni, elden alındığında da, yine kulluğun gereği olarak sabır fabrikası gibi çalışmalı; “Kahrın da lütfun da birdir Allah’ım!” diyerek kulluğa münafi hiçbir davranış göstermemelidir; göstermemeli ve şu hadise bir misal-i mücellâ olmalıdır: “Mü’minin durumu şayan-ı takdirdir. Niye olmasın ki; onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için müyesser değildir. O, neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder; bu onun için bir hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.” İmamlık, müezzinlik, öğretmenlik, askerlik, vekillik… hep birer nimettir. Bunları Allah’ın rızası istikametinde, milletin faydasına değerlendirmeye çalışmak şükürdür ve hayırla imtihanı kazanmaya vesiledir. (36:20)

-Allah’ı unutturan ve O’ndan uzaklaştıran nimet, nimet görünümlü bir nikmettir (bela ve afettir); sabra ve Allah’a teveccühe sevk eden nikmetler ise, neticeleri itibariyle birer nimettir. (44:48)
  • Sezon 6 Bölüm 363
  • Yayın Tarihi 8.10.2012